Lucy, Lilith, Adem, Havva aşk falan...

 


Afrodit

Aşk, aşk, aşk...

Aşk üzerine o kadar çok şey yazılmış ki... Şiirler, şarkılar, romanlar, hikayeler.. Daha neler neler.. Ama nedense aşkın ne olduğunu düşünmeye yanaşmamış pek kimse.. Sadece 'yaşanacak bir şey' olduğu gibi belki de çok doğru bir tespitte bulunmuşlar.

Ama, mesela Aşık Veysel biraz ileri gitmiş ve "Seversin... Kavuşamazsan aşk olur.. " gibisinden bir tanımda bulunmuş. Ya da bazı sivrilmiş aşk hikayelerinden, bizim, kendimize göre çıkarttığımız sonuçlar olmuş tabii ki. Mesela:


LEYLA

Hani Mecnun Leyla'ya olan aşkından çöllerde falan gezinmeye başlamış ya; bunun üzerine o devrin Padişahı çok merak etmiş: "Allah allah, bu Leyla nasıl bir şey acaba ki bu adam kendini bu kadar dağıttı..?" diye düşünmüş. Ve adamlarına "Şu Leyla denen kadını hemen bulup bana getirin!" diye emretmiş. Leyla'yı getirmişler Padişahın huzuruna, Padişah Leyla'ya bakmış bakmış, duruma hiçbir anlam verememiş. Kara kuru falan, öyle hiç de bir özelliği olmayan, kendi halinde bir kadın.. Haremindeki onlarca dilberle mukayese edince iyice şaşırmış.. "Allah allah, şu Mecnun'u da hemen bulup getirin de, bunun nesine bu kadar meftun olmuş anlayalım... merak ettim.." demiş... Adamları bu sefer Mecnun'u huzura getirmişler.. Padişah, "Söyle bakalım, nesine vuruldun bu hatunun da, çöllere vurdun kendini, ben hiçbir numara göremedim" demiş.. Mecnun kısa ve öz bir şekilde: "Padişahım, O'nu Mecnun'un gözbebeklerinden göreceksiniz.. " diye cevap verince, Padişah da diyecek bir şey bulamamış...


Leyla


Penelope

PENELOPE

Penelope'u da bilirsiniz... Hani kocası Odysseus dünyayı keşfetmeye gidip de yıllarca dönmüyor ya evine; bu sefer çevredeki yaşlı kadınlar da Penelope'a "Sen daha çok gençsin, biz seni yeniden evlendireceğiz, bu böyle olmaz" diyorlar ya.. Halbuki Penelope da kocasına hala aşık, ama yaşlı kadınlara "Hayır!" da diyemiyor, ne yapsın zavallı.. Kadınları oyalamak için: "Tamam, ben çeyizimi hazırlayayım, hazırlığım bittiği zaman evlendirirsiniz" diyor. Ve başlıyor örgülerini örmeye.. Kocakarılar her gün gelip, bitti mi diye kontrol ediyorlar, ama nedense bu örgü işi bir türlü bitmek bilmiyor.. Çünkü Penelope, gündüzleri ördüğü kadarını, geceleri gizli gizli söküyor...

Peki, bu 'Aşk' aslında nedir acaba... Hani bir anda karşımıza çıkıp insanı çarpıveren... Bazen rüzgarda uçuşuveren bir ses, bazen kaçırılan bir bakış... Aniden tenimize temas eden bir sıcaklık, gözümüze takılıveren bir çift gülümseyen dudak, yüzümüze dokunan bir nefes, bir masa üstünde uzayan bir el, terliğini arayan bir ayak, ya da cevabı umurumuzda olamayan bir soru... Yani dünyayla bağımızın koptuğu o an.. Ne demek bütün bunlar?

Tarihe baktığımız zaman, insanoğlunun hep bugünkü gibi yaşamadığını görüyoruz. Yani otobüste, sinemada, pastanede, okulda, fabrikada olmuyormuş eskiden bu karşılaşmalar.. Karşı komşunun oğlu, alt kattaki kız falan da yokmuş o zamanlar.. Hısım- akraba, iş arkadaşı falan gibi çevreler de yok..

 

LUCY

1960'ların sonuna doğru arkeologlar bir bulguya rastlarlar. Bundan 5 milyon yıl kadar önce yaşadığı sanılan ve 'ilk insan' olarak adlandırdıkları bu kalıntıya Lucy adını koyarlar, Beatles'in "Lucy In The Sky With Diamond" şarkısından mülhem... Maymunla insanın ilk ayrışma noktası diyebileceğimiz bu yaratık bir kadındır.. Ve yapılan araştırmalardan anlaşılıyor ki, Lucy'yle başlayan, bu ilk insanların yaşadığı paleolitik dönemde, 20'şer, 30'ar kişilik gruplar halinde yaşanıyor ve gruptaki bütün erkekler bütün kadınlarla çiftleşebiliyor. Doğumu tabii ki kadınlar yapıyor, ama doğumun çiftleşmeden kaynaklandığı bile bilinmiyor. Dolayısıyla 'babalık' müessesesi de henüz kurulmamış. Zaten miras yok, özel mülkiyet yok.. Kadınların hakim olduğu bu 4 milyon yıldan sonra, yani günümüzden yaklaşık 1 milyon yıl önce de, insanoğlu yavaş yavaş ateşi kullanmaya başlıyor ve yeni bir süreç başlıyor.

Şimdi, acaba ateş icadedilene kadar geçen bu 4 milyon yılda aşk var mıydı yok muydu? Aşk, bana, karşı cinsten iki kişiyi çiftleşmeye götüren yolun başlangıcı, bu kıvılcımın ateşlenmesi, elektriğin oluşması gibi gelmiştir hep. Dişi kedi kuyruğunu sallar, erkek köpek ağacın dibine işaretini bırakır falan filan... Ama kediler köpekler buna 'aşk' der mi bilinmez... İşte bu dönemlerde de acaba insanoğlu aşkı keşfetmiş miydi, yoksa "Zaten istediğimiz gibi çiftleşiyoruz, işin edebiyatına ne lüzum var" falan mı demişlerdir, orasını bilemiyoruz işte... Ama mantıken bakıldığında, eğer gruptaki bütün erkekler bütün kadınlarla çiftleşebiliyorlarsa, zaten aşk nevinden başka bir merasime hiç ihtiyaç duyulmamış olabilir...

Biz gene gelelim Lucy meselesine...

 


Lilith


LİLİTH

Bu Lucy, bize, bilim adamlarının söylediği bir hikaye.. Maymunla insanın ilk ayrışma noktası diyebileceğimiz bir yaratık.. Kısa boylu, tüylü, 4 ayakta da yürüyebilen türden... Oysa ki çok eski bir Yahudi efsanesine göre bir de Lilith'i var insanlığın.. Tanrı Adem'i topraktan yaratırken, onunla birlikte bir de kadın yaratıyor gene topraktan.. Adı Lilith.. Ve tanrı bu ikisini, mutlu bir şekilde yaşasınlar diye cennete yerleştiriyor.. Ancak zamanla Adem Lilith'e karşı üstünlük kurmak istiyor.. Sevişirken falan da hep üstte olmak istiyor. Lilith de Adem'in bütün bu türden davranışlarına bozulduğu için aralarında sorunlar çıkıyor. Bunun üzerine Lilith cenneti ve Adem'i terkedip bazı cinlerle ve Şeytan'la falan ilişkilere giriyor ve bunlardan çocuklar doğuruyor. Tanrı da, adı kötüye çıkan Lilith'e çok kızıyor ve Adem'in kaburga kemiğinden Havva'yı yaratıyor Adem'e eş olarak.. Adem'in kendi kaburga kemiğinden yarattığı için, Lilith gibi asi olmaz diye düşünüyor Adem'e karşı... Gerisini din kitaplarından biliyoruz zaten..

Daha gerisini de kendi hayatımızdan biliyoruz..

Ama her konuda öğrenmenin sınırı yoktur derler. İnsan hep "Tamam artık, ben işi kaptım.." dediği anda öyle bir şey yaşar ki, pat diye en başa dönüverir.. Özellikle de, bu, kadın-erkek, ilişki-milişki gibi konularda hiçbir zaman "Ben oldum artık" diye düşünmemeli insan. Hatta ustalaşmaya falan hiç çalışmamalı, daha doğrusu ustalaştığını sanmamalı. En doğrusu hayatı kendi akışına bırakmak. Hele de bir ilişkiyi kurcalamak, insanı çok vahim sonuçlara götürebilir.


Afrodit

AFRODİT

Ovidius'u bilirsiniz, hani şu 2000 yıl kadar önce yaşamış Sinop'lu şair... "Fazla meraklı olmak iyi değildir" diyor. Hani fırsat buldukça kocasının ceplerini karıştıran kadınlar vardır, karısının çantasını kurcalayan adamlar. Sakın onlardan biri de siz olmayın diyor. Gizlice telefon mesajlarını kontrol ederler, mail kutuları açık kalmışsa çaktırmadan girip bir kolaçan ederler falan ya.. Sakın onlardan olmayın, sonunda hayalkırıklığına uğrayan siz olursunuz diyor... Sonra da zavallı Hephaistos'un başına gelenleri anlatıyor:

Hephaistos, malum, demirciler tanrısı... Bir bacağı da topal... Ama onu asıl tarihe geçiren, tabii ki, güzellik tanrıçası Afrodit'in kocası olması.. Dışardan bakan herkesin gıpta ettiği bu durum, aslında Hephaistos'un sürekli içini kemiren bir sorun.. Eee kolay mı dünyanın en güzel kadınının kocası olacaksınız. Üstelik bir bacağınız da topal... Herkesin gözü üstünüzde, arkanızdan sürekli fısır fısır dedikodular.. Hephaistos da zaten başından beri "Karım beni aldatıyor galiba" diye şüphe içinde yaşıyor . Üstelik günden güne bu şüpheleri artıracak emareler de çoğalıyor.. Ve sonunda dayanamaz oluyor tabii ki bu duruma. Bir gün, Afrodit evde yokken, yattıkları yatağın üstüne demirden bir ağ örüyor, demirciler tanrısı ya.. Ama öyle bir ağ ki bu, görünmez derecede ince.. Bütün ustalığını göstererek hırsla işliyor ve sonunda tamamlayıp yatağın üstüne tuzaklıyor. Afrodit eve gelince: "Ben birkaç günlüğüne iş seyahatine çıkıyorum" deyip evin bir köşesine gizleniyor. Gerçekten de, Hephaistos gider gitmez Afrodit sevgilisini eve çağırıyor. Soyunup giriyorlar yatağa ve başlıyorlar sevişmeye. Hephaistos hemen saklandığı yerden çıkıp düğmeye basıyor ve iki sevgili çırılçıplak bir şekilde, ağa sarılı vaziyette, ağla birlikte yatağın üstünde asılı kalıyorlar.. Onlar neye uğradıklarını şaşıradursun, Hephaistos hemen koşup "Karım beni aldatıyor, gelin de görün.." diye bütün tanrıları eve çağırıyor. Tanrılar eve gelip yatağın üstünde asılı iki sevgiliyi çırılçıplak bir vaziyette görünce, kimisi: "Cık, cık, cık, cık..." diye kafasını sallıyor, kimisi de "Keşke ben de o ağın içinde olsaydım" diye iç geçiriyor.. Neyse, herkes duruma şahit olduktan sonra evden ayrılıyorlar, ortalık da sakinleşiyor. Ama Afrodit bu duruma haliyle çok kızıyor. Ve kocasını bırakıp, çekip Kıbrıs'a gidiyor. Hephaistos hiç beklemediği bu durum karşısında ne yapacağını şaşırıyor. Afrodit'e geri dönmesi için yalvarmaya başlıyor. Ama nafile... Afrodit çok kızmış bir kere.. Ve geri dönmüyor.

Yaa işte böyle.. Ovidius da bu durumu değerlendirirken Hephaistos'a biraz sitem ediyor: "Ne oldu yani öğrendin de? Bak gördün mü Afrodit'siz kaldın." diyor. Okuyucularına da: "Siz siz olun sevgilinizin, eşinizin gizli mektuplarını falan fazla kurcalamaya kalkmayın, boşverin.. Bırakın onlar kendi halinde yaşamaya devam etsin" diye öğüt veriyor.

 

Yaa işte böyle... Bu işler uçsuz bucaksız devam ediyor işte bu şekilde... Gene işi en kestirmeden, özlü ve samimi bir şekilde özetleyenler hep halk şairleri olmuş. Gene Aşık Veysel koymuş noktayı:

 

 

"Benim sana verebileceğim çok bir şey yok aslında
Çay var içersen, ben var seversen, yol var gidersen.."

BİTMEDİ

 

Nadir Göktürk

 

< geri  

 

Ana Sayfa
Hayat Hikayem
Fotoğraflar
Karalamalar
Albümler
Şarkılar
Filmler
İletişim